in ,

EntellektüelEntellektüel HavalıHavalı ÇalışkanÇalışkan

İnsan Doğasının Evrensel Tarifi: Sosyobiyoloji

Sosyobiyoloji: İdeoloji Olarak ve Nicesi

sosyobiyoloji
sosyobiyoloji

Giriş

Darwin’den sonra, insanların özel olmadığı ve tasarlanmadığı fikri doğmaya başladı. 1900’lerde biyolojide ve genetikte gerçekleşen gelişmelerle beraber insanların ve bütün canlıların ortak tek bir atadan yani, tek hücreli bir canlıdan geldiği evrim kuramıyla gösterildi. İnsanın doğasında meydana gelen böylesine radikal değişimler, radikal fikirleri de beraberinde getirdi. İnsanın bir anlamda doğada benzersiz olduğuna dair kibri kırıldı. Bu radikal fikirlerden bir tanesi de Sosyobiyoloji’dir. Sosyobiyoloji, insanda bulunan davranışların evrensel olduğunu ve bu davranışların genlerimizde bir şekilde kodlandığını iddia eder. İnsan modernleştikçe Taş Devri’ndeki davranışlarını toplumun yararı için bastırmak ve doyumsuzluk içgüdüsünü yenmek zorunda kalmıştır. Fakat bunun sonucunda, insana bireysel acılar olarak geri dönmüş ve toplumsal ilişkilerini zedelemiştir diye söylemiştir S. Freud. Bu yazıda, Sosyobiyoloji genel hatlarıyla irdelenecektir.

Sosyobiyoloji

Sosyobiyoloji, insanın doğasına dair evrensel bir açıklama getirmeye çalışan bir bilimsel alan olmuştur. Sosyobiyoloji’ye dair tartışmalar, E. O. Wilson’ın ‘Sosyobiyoloji: Yeni Sentez’ adlı kitabının son bölümünde yer alan ve E. O. Wilson’ın insanın doğasına dair genetik perspektif kullanarak açıklama getirmeye çalışmasından sonra ortaya çıkarak o dönem çok tartışılan bir disiplin oldu. Sosyobiyoloji, insanın Taş Devri’ndeki davranışlarına sıkışık kaldığını belirtir. Ayrıca bu davranışların, genlerde kodlandığını ve davranışlarımızın bir biyolojik determinist yol izlediğini öne sürmüştür. Sosyobiyoloji ayriyeten, bu özelliklerin ortak ve evrensel olduğu için aynı doğa kanunlarına tabi tutulduğunu söyler ve özelliklerin kökenini evrim kuramını kullanarak açıklamaya çalışır. İnsanların Taş Devri’nde sahip olduğu özelliklerin kendi genlerinde kodlandığını ve hala bu davranışlarını sürdürdüklerini söylemek oldukça cüretkar bir söylem olsa gerek. Bu söylem içeriğinden dolayı o dönem birçok biyolog dahil çoğu kesim tarafından eleştiri yağmuruna tutuldu. Fakat bir o kadar da destek gördü. Stephen Jay Gould bunu ‘Darwin ve Sonrası’ kitabında şu cümleyle değerlendiriyor: “Sosyobiyolojik argümanlar, olgusal destekten yoksundur. Fakat bu fikirler birçok yerden destek görmüştür. Bu durum ancak bu fikirlerin politik iletilerin bir işlevi olarak görev güttükleri yoluyla açıklanabilir.” Sosyobiyoloji’nin söylemlerine karşı insanın davranışlarının genlerimizde kodlandığına dair herhangi bir kanıt olmadığı, Sosyobiyoloji’deki birçok söylemin olgudan yoksun olduğu şeklinde birçok çeşitli karşıt argüman geliştirilmiştir.

Görsel 1: ‘Sosyobiyoloji: Yeni Sentez’ kitabının Yazarı E. O. Wilson. (1)

Çocuklar Neden Ispanak Sevmez?

Ispanak, hiçbir çocuk için çekici bir yemek olmamıştır. Nedenini düşündüğünüz zaman, basitçe görüntüsünün bile çocukların gözünde hoş ve lezzetli olmayan bir algı yaratabileceğini tahmin edebilirsiniz. Sosyobiyoloji’nin bu soruya net bir cevabı mevcuttur. Cevap şu şekildedir: Çocukların kemik gelişiminin çok önemli olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Çocuklar, kemik gelişimi için kalsiyuma ihtiyaç duyar. Ispanakta kalsiyumun emilimini engelleyen oksalit asit bulunur. Oksalik asitin vücuda girişini engelleyen bir gen mevcuttur ve bu sebepten dolayı çocuklar ıspanak yemeyi hiç sevmezler. Peki, bu açıklama yeterince ikna edici midir? Sosyobiyoloji’de bu tarz birçok söylem mevcuttur ve genel olarak bu söylemler biyolojik indirgeme sorunu içerdiği için tartışılmıştır. Bu bölümde birçok argümana ve karşıt argümana değinilmeye çalışılacaktır. Öncelikle, Sosyobiyoloji’nin evrensel bir insan doğası olduğu iddiası vardır ve bu davranışları evrimsel modellerle açıklamaya çalışır. Bu özelliklerin her bireyde bulunduğunu iddia etmez ve istisnaları genel olarak görmezden gelir.

Sosyobiyoloji, insanların doğasının saldırmaya eğilimli olduğunu ve bundan dolayı birçok savaşın, soykırımın yaşandığını dile getirir. Bu özellik, Taş Devri’nden kalmadır ve evrensel bir özelliktir. Elbette, insanların Taş Devri’ndeki gibi saldırma davranışını sergilemesi beklenemez. Bu, modernleşmenin getirdiği bir sonuçtur. Fakat saldırmak, çevre değiştiği için değişime uğramıştır. Mesela, silah teknolojisinin sürekli gelişmekte olması bunun bir göstergesidir. Bir başka benzetme de güzel bir örnek olacaktır. Borsaya giden bir yatırımcı, aslında çıkar niyetinde olan bir avcıdır. Bu özellikler, evrensel bir nitelik taşır ve değişmez. Sadece çevreye uyum sağlar. Ayrıca, Sosyobiyoloji insanların birbirleriyle savaşmalarının bir başka nedeni de yukarıda vurgulandığı gibi toplumdaki bireylerin saldırmaya eğilimli olmasından kaynaklanır. Lewontin bu söyleme, 1. Dünya Savaşı üzerinden cevap vermeyi dener. Askerlerin her ne kadar birbirleriyle savaşsalar da savaşmaya istekli olmadıkları bir gerçek vardır ve bu askerleri savaşa teşvik etmek için toplumların ortak değerleri olan din ve milliyetçilik gibi insanın hassas duygularını kışkırtmaya çalışır. Ayrıca, zorunlu askerlik yasası da insanların savaşa katılması için çıkarılmıştır. İnsanlar genel olarak saldırmaya eğilimli varlıklar olsalardı, bu tarz zorunluluklara kalınmayacağını düşünmek şahsen bana daha mantıklı geliyor.

Yabancı korkusu üzerine Sosyobiyoloji’nin bir başka dikkat çekici iddiası vardır. Medeniyetlerin birbirine yaklaşması sonucu insan grupları, birbirleriyle daha çok iletişim kurmak zorunda kalmıştır. Bu, bölgesel ilişkileri genişletmek açısından grupların yabancılarla ilişki çabaları yetersizdir ve insanların problemlerinin bir kısmı bundan meydana gelir. Mesela, kabile savaşları ve soykırımların kaynağı budur. Yine, Lewontin bu iddiaya kültürlerin göreceli olduğunu ve dönemsel olarak değişebileceğini söyleyerek yanıt verir. Örnek olarak da 19.yüzyılın Rusyası’nın, Fransızca konuşmayı tercih etmesini ve başka toplumlara olan aşağılayıcı yaklaşımı söyler. Bu toplumlarının dönemsel olarak başka toplumlara karşı yaklaşımın değişebileceğini söyleyerek karşı çıkar. Ayrıca Sosyobiyoloji, davranışlar üzerinden fikirlerini inşa eder. Fakat burada davranışlar üzerinden ilerlemenin yanlış olduğu, Elliot Sober tarafından ‘Biyoloji Felsefesi’ kitabında vurgulanmıştır. Bu konuda, evrimsel psikolojinin insan zihni üzerinden ilerlemesinin daha doğru olduğunu söyler Stephen Jay Gould.  Ayrıca Brian Garvey, davranışların ve hislerin karıştırıldığına ‘Biyoloji Felsefesi’ kitabında değinir.

Şeker her insana tatlı gelir. Tatlı gelmesine rağmen hiçbir insanın tıka basa şeker yediği de ayrıca görünmemiştir. Şekerin tatlı olması değişken bir özellik değildir ve bir histir. Yani, şekerin tadı her zaman tatlıdır ve bu değiştirilemezdir. Bu his, otomatik bir şekilde belli bir davranış üretmez. Deneyimlerimiz sabit bir şekilde belirlenmez. Mesela, bazı insanlardan daha çok hoşlanırız ve bize daha çekici gelir. Fakat bu his bizi belli bir davranışa sürüklemez. Yani, her hoşlandığımız kişiyle çiftleşmek gibi bir davranışta bulunmayız veya şeker tatlı olduğu için doyana kadar şeker yemeyiz. Bundan dolayı, hislerimizden hareket edip deneyimlerimizin programlandığını söylemek mümkün değildir. Bir duruma karşı soğukkanlı kalamıyorsak soğukkanlı kalmayı öğrenebiliriz. Fakat öfke, mutluluk, üzgünlük gibi duyguları değiştiremeyiz. Bunlar birer histir ve hisler bize programlanmış bir davranış sunmaz.

Son olarak, insanlar arasındaki iki önemli davranışı Sosyobiyoloji’nin sunduğu perspektif açısından aktarmaya çalışacağım. Özgecilik, özünde başkası için kendi iyiliğini esirgememe anlamına gelir. Özgeciliğe Sosyobiyologlar evrimsel açıklama getirmeye çalışmıştır. Doğal seçilim mekanizmasına özgeciliği yerleştirdiğiniz zaman, yani Darwinci hesaba göre özgeciliği tekrardan değerlendirdiğinizde bu özelliğin nasıl evrimsel mekanizmada galip geldiği sorusuna mantıklı bir cevap yokmuş gibi gözüküyor. Cevap Sosyobiyologların yararlandığı, W.D.Hamilton’ın geliştirdiği akraba kuramında yatar. Sosyobiyologların bu kurama dayanarak geliştirdikleri düşüncede, özgecilik aslında bencil bir davranıştır. Bu soruya Stephen Jay Gould’un ‘Darwin ve Sonrası’ kitabında sunduğu düşünce deneyini örnek alarak cevap vermek istiyorum. Siz genlerinizin yarısını kardeşiniz, 8’de 1’ini ise birinci dereceden kuzenlerinizle paylaşırsınız. Örneğin, Yolda 3 kardeşiniz ile yürüdüğünüzü hayal edin. Karşıdan gelen bir aslan size doğru kenetlendi. Kurtulmak için iki şansınız var: Ya öne çıkıp aslanın dikkatini üzerinize çekip kendinizi 3 kardeşiniz için feda edersiniz, ya da siz kaçarsınız ve aslan 3 kardeşinizi de yer. Bu noktada olaya Sosyobiyoloji’nin sunduğu açıklamaya sadık kalarak cevap verecek olursanız, ilk seçenek doğru olandır çünkü 3 kardeşiniz sizin genlerinizin toplam 1.5 katını taşır ve bundan dolayı özgeci davranmanız aslında sizin çıkarınız anlamına gelir. Başa dönersek, 2 kardeşten ve 8 kuzenden fazlası için kendinizi feda etmeniz Darwinci hesaba göre mantıklıdır. Kısacası, özgecilik göründüğü gibi bir fedakarlık değil, bir bakıma bencil bir harekettir. Fakat bu açıklama kendi başına yeterince ikna edici midir? Bu konuda özellikle bu tarz durumlara yalnızca biyoloji perspektiften bakmanın tutarsız olduğu şeklinde itirazlar yapıldı. Yakın akraba ilişkisi tarihte hep yargılanan ve kaçınan bir durum olmuştur. Sosyobiyoloji bu duruma, soy içi üremenin soy içinde yer alan bireylerin zararlı iki çekinik gen kopyasına sahip olma olasılığını arttırması ve bunun sonucunda insanların aile dışı üremeye yöneldikleri şeklinde bir açıklama getirmiştir. Peki, özgeciliğe getirilen açıklama gibi bu açıklama da yeterince ikna edici midir?

İdeoloji Olarak Sosyobiyoloji

Bu tarz açıklamaların değerinden bahsetmeden önce, Sosyobiyoloji’nin döneminde aldığı tepkilere kısaca bakmak istiyorum. Stephen Jay Gould, Sosyobiyoloji’nin politik fikirlerin işini gördüğünden dolayı birçok kesim tarafından destek gördüğünü belirtir. Sosyobiyoloji’nin insan doğasıyla alakalı açıklamaları başlı başına radikalken bu fikirlerin başka amaçlarla kullanılacağı fikrine çok şaşırmak gerekir diye düşünüyorum. Mesela, Homoseksüelliğin bir seçim mi yoksa doğuştan mı olduğu konusu her kesim tarafından sorulur. Biz biliyoruz ki bugün bu çok yanlış ve eksik bir sorudur. Homoseksüellik karmaşık bir fenotiptir ve bu durum bile homoseksüelliğe neden olacak tek bir genin varlığını araştırmaktan ziyade, birçok gen – çevre, gen – gen bağıntılarını ve hatta epigenetik faktörleri de araştırmayı zorunlu kılar. Fakat bu açıklama o dönem geçerli değildi ve homoseksüelliğe sebebiyet veren bir genin varlığını sorgulayan birçok araştırma yapıldı. Sosyobiyoloji’nin bu tarz birçok iddiası, birçok spekülasyona sebep olmuştur. Brian Garvey, ‘Biyoloji Felsefesi’ kitabında bu durumun sorumlusunun Sosyobiyoloji olmadığını söyler. Sosyobiyoloji’nin amacının politik olmadığını ve güttükleri amacın insan doğasına evrensel bir açıklama getirmeye çalışmak olduğunu söyler. Ayrıca, güzel bir noktaya değinir. Spekülasyon, bilimin parçasıdır. Şunu unutmamak gerekir ki bilim, yalnızca bilimsel açıklamaları değil bilimsel iddia ve spekülasyonları da bünyesinde barındırır. Sonuç olarak, Sosyobiyoloji’ye yöneltilen suçlamaların daha çok kendilerinin sunduğu açıklamalarının bilimsel değerinin ölçüsü üzerinden olması daha makuldür.

Buradan açıklamaların ikna ediciliği konusuna geri dönmek istiyorum. Bu açıklama, Sosyobiyoloji’nin iddia ettiği gibi evrenseldir çünkü genlerimizde kodlanmıştır ve doğal seçilim gibi evrensel doğa kanunuyla yargılanmıştır. Bu da aslında insanın, hiç de benzersiz olmadığı söylemini de beraberinde getirmiştir. Ancak Elliot Sober, bu konuya güzel bir açıklama getirir. Özetle der ki: İnsanların, unutulan bir özelliği sahip oldukları değer ve inançlardır. Yani kültürdür. İnsanlar bu ilişkiden kaçınır çünkü yakın akraba ilişkisinin yanlış olduğuna dair bir tabu vardır. Bu tabu toplumsal bir değer haline gelmiştir ve insanlar bunu özümsemiştir. Bundan dolayı insanlar yakın akraba ilişkisinden kaçınır. Yani, bu özellik genetik bir yolla aktarılmaz. Kültürel bir yolla aktarılır. “Ayrıca insanların, toplum içerisindeki kanıksadığı bazı norm ve davranışları hayvanlar üzerinden modellemeler yapmak tutarlı olmayabilir. Bu davranışları yalnızca genetik perspektif kullanarak açıklamak bana göre yetersizdir.”- Lewontin.

Çocuklar, konuşmayı ebeveynlerinin günlük konuşmasını taklit ederek öğrenir. Hatta, bir annenin sürekli evinde kitap okuduğunu ve çocuğunun da bu görüntüye sürekli şahit olduğunu da düşünelim. Bir süre sonra, çocuk okumayı bilmese de kitap okumayı annesine bakarak taklit etmeye başlayabilir. Sonuçta kitap okumaz fakat kitap okumanın, iyi bir davranış olduğunu öğrenebilir. Bu çocuk, genleri olmadan bu davranışı öğrenemez, herhangi bir öğrenme eylemini de gerçekleştiremez ama bu davranışa yalnızca biyolojik perspektiften bakıp açıklama getirmek de bir o kadar yanlıştır. Bir başka örneği yine Elliot Sober’den ödünç alacağım. G1, G2 genotiplerine sahip insan ve bir tavuk düşünün. Bu iki genotipe sahip insan ve tavuğu, Fransızca ve Türkçeye maruz bırakalım. Fransızcaya maruz kalan G1 genotipli insan Fransızca konuşurken, G2 genotipli insan Türkçeye maruz kaldığı için Türkçe konuşacaktır. Fakat aynı durum tavuk için geçerli midir? Hayır, değildir. Tavuğun hangi dile ne kadar süreyle maruz kaldığı önemli değildir çünkü herhangi bir dili konuşmak için elverişli bir genoma sahip değildir. Her canlının davranışları, kendi biyolojik potansiyelinin sınırlarında yüzer. Dolayısıyla, bir tavuktan bir dili konuşmasını bekleyemezsiniz. Biyolojik etkileri tamamen reddetmek bu yüzden yanlıştır fakat insan zihnini ve davranışlarını yalnızca genetik perspektiften açıklamaya çalışmak da bir o kadar yanlıştır. Burada Stephen Jay Gould’un da önerdiği gibi, biyolojik belirlenim yerine biyolojik potansiyel fikrinin izlenmesi daha isabetlidir.

Sonuç

İnsan ve beyni, biyolojik evrimin bir ürünüdür. Doğal seçilim gibi birçok doğa kanununa diğer hayvanlar gibi biz de tabi tutuluruz. Fakat insan zihni ne kadar evrimin yarattığı bir yapı olsa da biyolojik bir makine değildir. Dolayısıyla, insanı ve davranışlarının biyolojik determinist yol izlediğini söylemek yerine, insanın davranışlarının çevresiyle beraber meydana geldiğini ve kendisine ait değerleri olduğunu unutmamak gerekir.

Kaynaklar:

1. Brian Garvey, Biyoloji Felsefesi, Ginko Bilim
2. Elliot Sober, Biyoloji Felsefesi, İmge Kitabevi
3. Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, Tübitak Yayınevi
4. R. C. Lewontin, İdeoloji Olarak Biyoloji, Kolektif Yayınevi
5. George Levine, Darwin Sizi Seviyor, Metis Yayınevi
(1) Sosyobiyoloji/ Vikipedi

Görsel Kaynak: https://www.genome.gov/19517845/a-community-genetics-forum-2006

Editör: Elif Berfin KORGAN

Ne düşünüyorsunuz?

6 Points
+ Oy - Oy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    1 Yorum